Ana içeriğe atla

Nitelikli

MOLEKÜLLER BİR SEYYAH; AZOT

    Okyanusun en derinliklerinde, varlığını sessiz sedasız bir şekilde sürdüren azot atomuyum ben. Bazen o deniz sularının uçsuz bucaksız derinliklerinde bazen dağların en zirvesinde bazen de atmosferin dalga dalga seyrinde dolaşıp dururum. Ben güneş ışığının bile ulaşamadığı o karanlık suların derinliklerinde yaşayan tek hücreli canlıların vücudunda, omurgasız deniz kabuklularında ve birçok balık türünde bulunmakla birlikte serin sularda da bulanarak besin zincirinde görev almaktayım. Ekolojik dengede benim varlığımın ve bu canlılarda ki seyahatimin binlerce hikmetleri vardır. Özellikle fotosentezin yapılamadığı bu karanlık ortamlarda kemosentez yoluyla besin üreten canlılarda ayrı bir önem arz etmekteyim. Denizlerden karaya, oradan atmosfere ihtiyaçlar doğrultusunda yolculuğum sürekli devam edip durmaktadır.      Karanlık suların en dibinde dolaşırken bir anda karşıma bir balık çıkarak nitrit tuz bileşiği halinde beni yutuyor. Balığın kan dolaşımına katılarak hücreler arası sıvı

BENİ DUYUYOR MUSUNUZ?


Sessizliğin içinden yükselen geceye ortak, mazilere götüren bir mızrak sesim ben. Varlığım var mı, canlıyla mı varım muamma. Bazen hüzünlü bir şarkı, bazen hasret dolu bir mektup bazen de sevgi dolu dizelerde saklanırım. Bazen çok uzaklardaki gurbeti, özlemi sona erdiren bir tutam tatlı cümle olurum ben. Dağ olurum, su olurum, okyanus olurum. Dillerde türkü olurum. Bazen anacığın dilinde yavrusunu uyuttuğu ninni olurum. Bazen bir yolcuya hoşça kal olurum. Şair olurum, müzisyen olurum, öğretmen olurum, insan olurum… Ama ne olursam olayım söz olmak için önce beyinde üretilen bir protein olurum.

Dile gelmemiz öncelikle canlının beynin de başlar. Beynin konuşma merkezinde bulunan sitoplazmada, aminoasitlerin oluşmasıyla başlar ilk hecelerim. Ribozom organelinde, gen şifreleri sayesinde aminoasitler proteinlere dönüştürülerek varlığım için ilk adım atılmış olur. Enzimlerin ve hücrelerin kullandığı ATP, faaliyetlerini mikrosaniyeler içinde arttırarak devam ettirir. Proteinler, konuşma merkezinden, nöronlara doğru salgılanmak için golgi organeline, oradan da hücre zarına iletilir. Hücre zarından ise sinir akson ucuna doğru ilerleyerek, birçok hormon türevleri ile birlikte sinir hücresi boşluklarına (sinaps) bırakılır. Akıp gider bu uyarı, merkezi sinir hücrelerinden, motor sinir hücrelerine doğru. Nöron gövdelerinden (dentrit) aksonlara doğru hızlı bir yolculuk başlar. İletim elektrokimyasal bir şekilde ilerler. Enerji ise oksijenli solunum ile karşılanır.

Sese dönüşebilmek için birçok organın yardımlaşması gerekir. Beyin, omurilik, diyafram,  ses telleri, dil, dudak… Uyarı önce diyafram kasını faaliyete geçirir. Soluk verme sırasında, hava adeta vücut bulmak için bırakır kendini dışarıya. Böylelikle bir yandan hücrelerin atığı olan karbondioksit dışarı atılırken bir yanda da gırtlaktaki ses telleri titreşmeye başlar. Söz olur, şarkı olur, özlem olur. Öyle ki hangi duyguya bürünürse onun kılıfında gezinir. Kıyıya vurur gibi, dalga dalga kulağa çarparak anlam bulmaya çalışırız bir kulak kepçesinde…

Yollarım uzundur küçük bir zerrecikte olsam... Sonu olmayan yollar gibidir hayatın içinde. Bazen mutluluğun sesi bazen kelimelerin sus pus olup kalbin bam teline dokunan bir kabak kemane gibi… En hüzünlü çalgılardan biri; dinleyeni uçsuz bucaksız çöllere götürüp, göze görkem hayalleri bir serap gibi canlandıran kabak kemane… Onunda özlemi belki aziz bir suyadır, belki yaşadığı diyara. Bir su kabağının dile gelip konuşmasıdır belki. Tunç rengi hayallerin başlangıcıdır her bir nota... Anlatamadığı masalları olan, ‘sus’ların kucağında çocuk masumu yüzler ve küf rengi günahların sardığı büyülü masallar içinde canlanan müzikler… Anlam bulmak, düşünmek, özlemek… Aslında hepsi merkezi sinir sisteminin marifeti… İşte usul usul çalan bir kabak kemane… Oluşan ses önce kulak kepçesinden geçerek kulak zarına gelir. Kulak zarında oluşan titreşimler o büyülü dokunuşların başlangıç emaresidir. Ses sırasıyla önce çekice, sonra örse, oradan üzengiye geçer. Labirent ve kanallardan oluşan iç kulağa, kıvrım kıvrım akarcasına ilerleyerek ulaşır. Zarla çevrili olan bu kısımlarda ses dalgasıyla titreşen sıvılar bulunur. Ses dalgaları burada göle taş atmış gibi adeta dalga dalga ilerler. Sanki duyguların bestesi burada yoğrulurcasına, sanki beklenen her şey çok daha güzel olacağını bilerek ağır ağır, ama bir o kadarda hızla ilerliyor bu duygu havuzunun kanallarında.

Ses, salyangoza benzeyen ve kohlea adı denilen yerden anlam bulmak için adım adım kanallardan geçer. Asıl duyma işini, üzeri sıvı hareketleriyle titreşen kılları taşıyan hücrelerle donatılmış korti organı yapar. Bu hücrelerin her biri duyma sinirleri ile sürekli temas halindedir. Kulak, havada ilerleyen ses dalgalarının basınç enerjisini, sinirsel iletimlere dönüştürür. İşitme sinirleri ise aldıkları ses bilgisini önce talamusa sonra ise beyin kabuğunda bulunan duyma merkezine taşır. Duyulanlar bazen hüzün olur bazen gurbet bazen sevinç. Bazen de bir dua olur ya da bir şükür. Bazen uçsuz bucaksız bir umman olur. Kalbin kör karanlıklarını, vicdanı, merhameti uyandırır her bir ses tonu. İnsanın iradesini dile getirip varlığını var ederek, ses olur canına. Böylelikle hayal âleminden bir ses elbisesiyle sirete bürünür akıl sahipleri…

                   MÜTEFENNİN

 

                        

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederim.